<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600</id><updated>2011-06-07T22:03:52.033-07:00</updated><title type='text'>Üç kelime bir işlem</title><subtitle type='html'>Üç kelimeli çağrışımlarla haftalık öyküler</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>etyen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>19</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-117132042338730414</id><published>2007-02-12T14:00:00.001-08:00</published><updated>2007-02-12T15:02:39.863-08:00</updated><title type='text'>bahçe</title><content type='html'>Bahçenin kapısında duruyordu. Onu bekliyordu. O uyduruk kapının, paslanmış kolunu çevirip içeri girdi: "Yıllanmış kapı, ahiretlik kapı.. Bu boktan kapı neler gördü? Seni de gördü beni de gördü. Peki bir vakitler bu boşluğu dolduran mutluluk nereye gitti?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçenin kapısı açılmıştı. Gönlünü ve onun sevgisini buyur etmişti. Yaşlı kapının  çocuklar tarafından kemirilen zavallı gövdesini okşadı. "Geçmişimi seviyorum, bakma bana o şekilde. Bir ayıp varsa, buna seni de dahil edeceğim. Aksi takdirde ikimize ait ortak güveler yesin bizi. Neydi o şarkı? Söylediğinde seni annene fena halde benzeten? Kaçmak istediğinde benden, aslında tüm varlığınla bana sarıldığını farketmediğin. Böyle yürür burada işler, ötelediğin şeyler, gelir başına işer. Ezberini bozdun benim için, sağol. Bir vakitte kaldı.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nergislerin arasında bir ışık belirdi. Sureti kendinden önce var imiş. Sonradan öğrendi. Böyle vurdumduymaz bir ses tonuyla hem de, gel dedi. Suret niyetten hasıl olan. Görmek istediğindir burada. Suret onu görmüş, beklediğinin aslı olduğunu oracıkta idrak etmiş. Nergisler kuyudan dertli, kuyunun dibindeki sessizlikten. Çiçek özünde suskun, sureti temaşa peşinde. "Demek ki neymiş, ben seni sever bilirdim. Sevmezmişsin. Bir görünürken, bin kaybolurmuşsun. Yüzüme hülyalı gülümserken, içinden yüz çevirir, meydan okurmuşsun. Ben bunların hepsini bilir ve görürdüm."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balkonun izdüşümündeki toprak parçasının üzerine pötikare ekoseli piknik örtüsünü serdiler. Başlarını hafifçe kaldırınca güneşin pasifliğine üzülüp, yazı özlediler. Bu da yadedilmiş bir gün olsun diyerek, akşamın kızıllığına doğru şarap kadehlerini çarpıştırarak muharebeye devam ettiler. "Görmek için seni, ne bedel ödemeli ? Cevabını bilmediğin sorumun, öznesi olmak için bu çaban niye? Her şeyi bu diyaloglar kadar zorlaştırmak nedendir? Oyunun cazibesine kapılıp, birbirimizi mi unuttuk?"&lt;br /&gt;Sonra bu cümlelere katılarak güldüler. Bahçenin içinde yavru ceylanlar seke seke oynuyorlardı. Kalfa, muhtemel bir vahşet için sunakları hazırladı. Ceylanlardan biri artık onların kurbanıydı. Boşlukta salınan mutlulukta, sırasını savdıktan sonra yerini dinginliğe bıraktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçenin kapısı kapanıyordu. Bir çok talepkar gibi, dünya nam bu evrenin, bilinmez bir yerinde bir şeyler yaşanmıştı. Kapının kiri ve pası elbetteki ölümlünün üstüne başına, el ve ayaklarına bulaşmıştı. Kapının kenarında onu bekliyordu. Anlaşmaları içeride ve dışarıda beraberlik üstüne kuruluydu. "İyiydik ve kötüydük. Değerlendirdik ve durduk. Bu bahçenin nimetlerini üzerimizde depolamak için oradaydık. Bahçe artık bizim için kurudu. Son bir şarkı daha söyle istersen. Ben bir elim kapının kenarında sei dışarı götürmek için bekliyor olacağım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçli bir nağme duyuldu. Kadim ses kudüm hep bir elden duyuldu. Sağlandı eşgüdüm. Bu bahçenin çocukları, şimdi çoktan tarih olmuş nergislerin, kurumuş papatyaların ve güllerin huzurunda ihtiyarladılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saz bitmiş, uzunca gidilmiş, söz söylenmişti artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçenin dışındaki havayı dolduran sessizliğe karışarak, yitip gittiler buralardan.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-117132042338730414?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/117132042338730414/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=117132042338730414' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/117132042338730414'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/117132042338730414'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2007/02/bahe.html' title='bahçe'/><author><name>etyen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-117131928339647758</id><published>2007-02-12T14:00:00.000-08:00</published><updated>2007-02-12T14:56:16.393-08:00</updated><title type='text'>karanfil</title><content type='html'>önümde duran saatler var. hepsi birbirinden güzel saatler. çalar saatler var; kol saatleri, duvar saatleri, masa saatleri var. hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden gizemli saatler. önümde duruyorlar. onlara bakmaya doyamıyorum. en çok cep saatlerini seviyorum. en çok anı toplayan onlar. çatlamış camları, kopmuş zincirleri, durmuş akrep ve yelkovanları diğer saatlerde de var, ama o kapak içi yazıları yok mu... beni bambaşka ülkelere götürüyorlar. ilan-ı aşklar, iftihar edilen çocuklar, emekli edilen çalışanlar, babalar, oğullar, başlangıç ve sonlar hepsi kendilerine bu kapaklarda yer bulmuş. binbir çeşit duygu, dünyanın her yerinde, her dilde bir kapakta sonsuza kazınmış. ben de burada devreye giriyorum. zamanın muhasebecilerini sonsuza dek saklayabilmek için zamandan koruyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kendi zamanımı zamanın dışına depoladığım bu yerde saatlerimin tiktaklarından başka bir şey duyulmuyor. hepsiyle teker teker konuşup, her bir tik-tak nidasının arkasında yatan dertleri dinliyorum. her bir tik-tak bir dert saklıyor gerisinde. benim saatlerim mutsuzlar. benim saatlerim unutulmuşlar. hüzünlü akıyor benim saatlerimin şarkıları. mutlu, umutlu, huzurlu hikayeleri yok hiç birinin. hepsinin son durağı benim. onlara bakıyor, onları koruyor ve seviyorum. onlarda ürkek muhabbet kuşları gibi durmadan şakıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her bir saatin adını ezbere biliyorum. onlar benim adımı bilmez oysa. her bir saatin adını, yaşını, yaşadıklarını kendi adımdan ve yaşadıklarımdan daha iyi biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;önümde duran saatler var; arkamda, yanımda. ekose duvar kağıdının üzerinde karanfiller gibi açmış, dizi dizi saatler. kol saatleri, duvar saatleri, cep saatleri, masa saatleri ve çalar saatler. kendi zamanımın dışında durmuş, onları zamandan koruyorum. onlarda hüzünlü şarkılarıyla beni kendi zamanımdan koruyorlar. her bir tik-tak'ta usul usul aslımı unutturuyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-117131928339647758?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/117131928339647758/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=117131928339647758' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/117131928339647758'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/117131928339647758'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2007/02/karanfil.html' title='karanfil'/><author><name>rot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08089280514177342760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://4.bp.blogspot.com/_eGCndzSwnkg/TEVC2WXvMmI/AAAAAAAAAEw/7rEYrGt-D6M/S220/bur06.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116863960079828781</id><published>2007-01-12T14:06:00.000-08:00</published><updated>2007-01-12T16:06:20.086-08:00</updated><title type='text'>Çikolatayı Çok Seviyor</title><content type='html'>Boncuk gözlerini kırmızı rugan ayakkabılarından alamıyordu. Bacaklarını oturduğu sandalyenin aşağısına sarkıtamayacak kadar minicikti vücudu. Ayaklarının birini öne uzatıyor, diğerini geri çekiyor ve dört yaşındaki kızı tatlı tatlı kıkırdatıyordu ayakkabısının üzerine pencereden yansıyan güneşin oluşturduğu pırıltılar. Bir yandan da görünmeyen biriyle konuşuyordu. “Annem aldı ayakkabılarımı beğendin mi? Bak eteğim de kırmızılı. Di mi anne?” Kadın cevap vermeden gülümsemeye çalışarak kızını izliyordu ofisinde oturduğu masadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eteği ekoseliydi, kırmızı çizgileri olan, pilili hem de. Küçük kız neden sonra oynadığı bu oyundan sıkılmış olmalı, bir iki hamleyle sandalyesinden aşağı atlayıp, göz ucuyla da annesine bakarak pencerenin yanına gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine görünmez birisiyle konuşmaya devam etti çocuk sesiyle. “Bugün bir çikolata yedim ben. Israr etme annem başka yememe izin vermez. Hiç verdi mi? Di mi anne?” Annesinin son söylediklerini duymadığını fark edince sustu, gözü aşağıda bahçede oynayan çocuklara takıldı. “Ben annemle Kuğulu Park’ a giderim akşamları. Simit de yerim. Çikolata da. Ama bir tane. Sen çikolata isteme, bugün yedim ben. Çocuklar bir tane yer. Annem bana şarkı da ezberletti parkta. Söyleyeyim mi? Söyleyeyim mi anne?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi başını önünden kaldırıp dalgın dalgın baktı kızına, bir şey söylemedi yine. Gözleri sanki biraz ıslanır gibi oldu ama hemen önündeki kağıtları okumaya başladı. Ya da öyle yapmaya çalıştı. Aynı boncuk güzel gözler. Güzel kadın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Annem güzel. Güzelsin di mi anne?” Minik alamadığı cevaplardan ve sürekli göz göze geldiği sulanmış bakışlardan olsa gerek biraz hüzünlenmeye başladı. “Annem çok çalışır, sen de çok çalış olur mu? Anne ben seni çok seviyorum. Çok seviyorum di mi anne?” Yüzünde ters giden anlamlandıramadığı bir şeyleri hissetmenin masum çocuk ifadesiyle pencerenin önünde öylece kala kaldı güzel kadınının ağladığını fark ettiğinde. “Çocuklar bir çikolata yer.” dedi biraz da çaresizce. Bunu söylerken artık biraz da korkmaya başladığını fark edemeyecek kadar küçücüktü, hem kendisi hem de kırmızı rugan ayakkabı giydirilmiş ayakları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masadaki telefon çalmaya başladı. Artık görünmez dostuyla konuşmayı, bahçede oynayan çocukları bırakmış sadece annesini izler olmuştu. İnce, uzun ve titreyen eliyle açtı telefonu kadın. “Alo?” bile demedi. “Üst kata baktın mı? Orada, depolanmış eşyaların yanında valiz. Kızım minicik zaten, tüm kıyafetleri sığdı içine.” Sessizlik..... “Uçakta midesi bulanır, ne olur hazırlıklı ol.” Sessizlik.... “Giderken ağlarsa ne yapacağını biliyorsun değil mi?” Artık hıçkırıklarını tutamaz oldu. “Çikolatayı çok seviyor.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116863960079828781?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116863960079828781/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116863960079828781' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116863960079828781'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116863960079828781'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2007/01/ikolatay-ok-seviyor.html' title='Çikolatayı Çok Seviyor'/><author><name>proksima</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03777753788933474521</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116458047952714083</id><published>2006-11-26T14:33:00.000-08:00</published><updated>2006-11-26T14:34:39.526-08:00</updated><title type='text'>5. haftanın kelimeleri</title><content type='html'>ezber, depolamak, ekose&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116458047952714083?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116458047952714083/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116458047952714083' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116458047952714083'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116458047952714083'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/5-haftann-kelimeleri.html' title='5. haftanın kelimeleri'/><author><name>etyen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116458011026169645</id><published>2006-11-26T13:47:00.000-08:00</published><updated>2006-11-26T14:28:30.446-08:00</updated><title type='text'>Sırtı yaralı</title><content type='html'>Hemen şimdi oturduğum yerden doğrulup, eylemceli bir iş yapıyorum. Kendi kendime sayılarını çoğalttığım bir başka ispat yükü daha; eğlencenin gidiş yolu eylemceli işler kumpanyası. Hiç bir şey yoktan varolamaz, dışında kalınamayan şey taklit edilemez, ya da ben ne kadar çok ben isem, çokobenler ve jakobenler tepeden inmeci bir yalnızlıkla beni bu eve kilitlerler. Eksik olan geçişsiz bir cümlenin beynime kazınması ise, bu cümle de dergi arasında kalmış şu aforizmadır muhtemelen:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;" Her insan başkaları olmak ister, başkaları da o olsun ister. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkıntı ve sıkıntıyı paylaşma. Öteki kişi, duyuyor musun beni? Sesimi değil, sıkıntımı duyuyor musun? Beni burada kilitledi, diğer ben. Diğer ben, ben iken; bu sıkıntıyı sahiplenemiyorsa, sen bir öteki ve başkası iken nasıl sıkıntımı dolu dolu duyabiliyorsun? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkıntıdan geçtim, çünkü her şey sıkıntıyla başlar, muhtemelen acıya doğru evrilir. Hayatımı sana devredemeyeceğim doğru. Baş ağrımı, kıç ağrımı, kalp ağrımı sana devredemiyorum. Acımı ve sıkıntımı paylaşmak isteyişin çok incelikli ve özenli bir davranış. Ancak bu olgunluk çağının, etliye sütlüye girişmeyen salon sterilliğinden bir parça midem bulanıyor. Et ve süt aynı karede yer almıyor sizler için. Halbuki yiyeni protein bombardımanı ile mantıklı eylemci bir hale sokuyor. Deneyin ve paylaşın gerçekten acımı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah ne egoistlik benimkisi ! Hayatın ağırlığının fazla geldiği anlarda, acıya ortak bir başka ben olsun istiyorum. Kendimi tanımlamam ve tamamlamam için mutlaka sınırları çizilmiş bir ben ve sen olmalı değil mi? Hiçbir yalnızlık yoktur ki, karşısında iyi örneklenmiş bir ikililer ve üçlülerin varlığından rahatsız olmasın. Onun için acımı paylaşırken içime gelme, bulunduğun yerden öyle mucizevi bir tekme çıkar ki, kilitlenmiş bedenim fanusumun içinden tabuttaki rövaşataya hürmette kusur etmesin. Öyle kutsal bir acı, şaşılası şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendim olmayı bırakmayı planlıyordum ve bunu delirerek yapacaktım. Şöyle bir son sahne düşündüm. Dekorsuz, duvarları beyaz boyalı bir odada sandalyede oturuyorum. İçerisi aydınlık değil. Sandalyenin elleri ve kolları bana bağlanmış, ya da tam tersi. Sandalye olmak isteyişimin bir tezahürü. Loş odada içeri yavaşça ışık doluyor. İplerim çözülüyor. Altımdaki sandalye beni üzerinden atıyor. yere düşüyorum. bir sandalye gibi yapıyorum bunu; demin adına sandalye dediğim ben, ben olan sandalyenin üzerine oturuyor. Işık ilüzyonun en yakın arkadaşı oluyor. Çevre manyaklaşıyor. Beyaz duvarlar kırmızı renge dönüyor. Gövdemdeki bıçak şeklindeki işlemeler adamın sırtını deşiyor. Sandalye formum, hareketin başındaki insan formunun bitmek tükenmek bilmeyen eylemci hasletleri için iyi bir ders oluyor. Formlar arası insan dersinden sonra, üzerimde oturan adam, sırtından akan kanlara rağmen yan odaya geçip telefonla 2 hamal çağırıyor. Eyleme geçme vakti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kardeşim 100 YTL çok para, 75 olur.&lt;br /&gt;- .............&lt;br /&gt;- Tamam peki 80 olsun. Hemen gelin ama, bugün benim izin günüm. Bekliyorum.&lt;br /&gt;- .............&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hamallar gelirler. Bodrum katında duran ve kim tarafından oraya gönderilmiş oldukları meçhul kırmızı boyalı odanın eşyalarını tek tek ve özenle yerleştirirler odaya. Bıçak işlemeli sandalyenin akıbeti için sırtı yaralı adam karar verecektir.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu arada şu sandalyeyi de alın, bodruma kaldırınç Ben ömrümde bu kadar rahatsız bir sandalye daha görmedim. Kaldırın şunu hadi, ne duruyorsunuz ?&lt;br /&gt;- .............&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası karanlık. Burası karanlık. Burası çok karanlık..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116458011026169645?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116458011026169645/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116458011026169645' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116458011026169645'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116458011026169645'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/srt-yaral.html' title='Sırtı yaralı'/><author><name>etyen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116445747586422808</id><published>2006-11-25T04:11:00.000-08:00</published><updated>2006-11-25T04:24:35.873-08:00</updated><title type='text'>fotoğraf</title><content type='html'>Uçsuz bucaksız bir çölün ortasındaydı. Çok, çok susamıştı. Tepede güneş cehennem ateşi gibi yakıyor, kumlardan yansıyan ışığı gözlerini acıtıyordu. Gözlerini iyice kısarak çevresine baktı. Ne bir insan evladı, ne de insan elinden çıkmış bir yapı... Kumların arasında çölü yuva bellemiş hayvanlar, ordan burdan fırlamış kurumuş çalılar görünüyordu. Ne tarafa yürümesi gerektiğini bilmiyordu. Ne taraftan geldiğini bilmiyordu. Ne zaman ve nasıl geldiğini bilmiyordu. Üstünde ona yabancı gelen kıyafetler ve elinde de bir anahtar vardı. Anahtar nereden gelmişti, kilidi neredeydi, bu kıyafetleri ne zaman ve neden giymişti? Burada, bu kum çölününü ortasında ne işi vardı? Bilmiyordu. Birden panikledi. Tüm gücüyle koşamaya başladı. Kumlar ayaklarının altından kayıyor, koşmasını iyice zorlaştırıyorlardı. Ayakları yanıyordu. Gözleri acıyordu. Derisini üzerinden soymak istiyordu. Koştu, koştu. Ona asırlar gibi gelen bir süreden sonra durdu ve etrafına baktı. Hiç ilerlememiş gibiydi. İşte az önce de orada duran çalılar, şu da demin gördüğü akrep.. Çaresizlik içinde yere çöktü, kumların ve güneşin yakıcı sıcaklığına aldırmadan boylu boyunca uzandı. Yavaş yavaş düşünceler geliyordu aklına. İşte olgunluk sınavını geçtiği için babasının ona kasa anahtarını verdiği an.Işıl ışıl ve gururlu bir fotoğraf gibi sallandı belleğinde. Sonra babasının talimatlarına uymadan zamanından önce kasayı açışı, içinde bulduklarıyla yaşadığı korku ve şok. Karanlık, insanın ensesinde soğuk eller hissetmesine neden olan bir başka fotoğraf. Sonra kaçışı, arkasına bakmadan kaçışı. Yakalanışı, bir kamyonetin arkasında geçirdiği yolculuk ve burda uyanışı. Yanlış baskı nedeniyle rengi her ışık gördüğünde biraz daha bozulan silik ve unutulmaya müsait, fotoğrafların sonuncusu. "Ölmek istemiyorum!" diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Ağzına dolan kumlara ve kuruyan boğazına aldırmadan bağırmaya devam etti, "Ölmek istemiyorum!" Gittikçe yaklaşan motorlu bir aracın sesini duyduğunda hala bağırıyordu. Gelen araç onun kurtuluşu mu, ölümü mü bilmiyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116445747586422808?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116445747586422808/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116445747586422808' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116445747586422808'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116445747586422808'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/fotoraf.html' title='fotoğraf'/><author><name>rot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08089280514177342760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://4.bp.blogspot.com/_eGCndzSwnkg/TEVC2WXvMmI/AAAAAAAAAEw/7rEYrGt-D6M/S220/bur06.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116435882831383982</id><published>2006-11-24T00:59:00.000-08:00</published><updated>2007-01-12T16:20:59.076-08:00</updated><title type='text'>ol ya da olma</title><content type='html'>Birden solundaki çalılar çıtırdadı, ufacık bir gölge önünden fırlayarak karşı tarafa girdi. Hışırtılardan hızla uzaklaştığı hissedilebiliyordu. Ağaç dalları ay ışığının geçişine izin verdiği ölçüde aydınlıktı önü. Oysa çevresini pür dikkat görüyor ve hiçbir şey düşünmeden içindeki hayvanının gösterdiği yolu izliyordu. Aniden bir takım hisler duyuyor, yorumlamadan sola dönüyor, sonra sağa dönüyordu. Sanki dümdüz bir pistinin üzerindeymiş gibi inanılmaz bir çeviklikle koşuyordu. Hem de belki de bir saatten fazla bir süredir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünmüyordu. Düşünmediğinin farkında olan yanı olağanca açıklığıyla vardı ağaçların arasında. Bu ormanın, gecenin zifiri karanlığında korkutucu olması gerektiğini düşünmediğinin farkında olan, oradaydı ve koşuyordu. Tam da bu noktada, dikkati aniden dağıldı. Varolanla düşünenin yer değiştirmesiyle, yüzüstü kapaklanıverdi. Bir erkek bedeninin toprağa düşme sesi o kadar derinden geldi ki ve aniden başlayan hıçkırıklar. Sanki gözlerinde bir kilit açılmış gibi yaşlar otların üzerine düşmeye başladı. O pahalı smokini, ayakkabıları ve yüzü çamur içinde, yeri avuçlayarak ve hatta bazen yumruklayarak saatlerce ağladı. Kimsenin orada olduğunu bilmediği yerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir saat öncesiydi. Tam o an yani. Ayağının altında hissettiği yumuşak kırmızı halının üzerindeyken duyduğu “Bravo!!” haykırışları ve kulakları sağır edecek çılgınca alkışlar. Salonu doldurmuş binlerce kişinin yüzlercesi ayakta. Ağır ağır çıktı merdivenleri. Mikrofonun başındaki yaşlı ve ünlü adam, genç yaşta sanatta bu olgunluğa erişmesine ilişkin övgüleri sayarken, alkışlar daha da artarken ve ayaktaki yüzler binlere yaklaşırken yavaş yavaş yaklaştı kürsüye. Yüzyılın ödülü onu öylece pırıl pırıl beklerken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o an “Kaç!” diye bir ses duydu içinde. Şaşkınlaşıp bir an sendeledi ama hemen toparlandı. Ve içine dönüp “Sus!” dedi. “Koş. Yoksa öleceksin!!”dedi ses. “SUS! DELİ MİSİN SEN?” diye azarladı içini. “Ölme, yalvarırım ölme!!!” diye yalvardı ses bu defa. Sonra birden, “Acaba beğenirler mi?” düşüncesinin kaygılı ifadesini taşıyan ve tanıyamadığı gelecekteki suratı gözünün önünde belirdi. Duraksadı ama bir adım daha attı. Ve o an içinde hiç tanımadığı bir ses “Acaba beğenirler mi?” diye alayla tekrar etti, ilk defa konuşmanın, bir daha da asla susmayacağını bilmenin keyfiyle.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116435882831383982?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116435882831383982/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116435882831383982' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116435882831383982'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116435882831383982'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/ol-ya-da-olma.html' title='ol ya da olma'/><author><name>proksima</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03777753788933474521</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116396229567598268</id><published>2006-11-19T10:50:00.000-08:00</published><updated>2006-11-19T10:51:35.686-08:00</updated><title type='text'>4. haftanın kelimeleri</title><content type='html'>olgunluk, çevre, kilit&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116396229567598268?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116396229567598268/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116396229567598268' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116396229567598268'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116396229567598268'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/4-haftann-kelimeleri_19.html' title='4. haftanın kelimeleri'/><author><name>proksima</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03777753788933474521</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116386502863421277</id><published>2006-11-18T07:26:00.000-08:00</published><updated>2006-11-18T07:50:28.940-08:00</updated><title type='text'>Seans</title><content type='html'>Başım ağrımadı. Hiçbir yerim ağrımadı. Günlerdir bu yolda, beni neyin motive ettiğini bilmeden yürüyorum. Ağaçlar, ağaçlar.. Hepsinin huyunu, suyunu biliyor gibi davranıyorum. Aslında ödüm patlıyor onlardan. Çok büyükler ve büyüklüklerini egolayacak bir tavırları yok. Egolar açıkları aralıyor ve içeri sızabiliyorum. İnsanların zayıflıkları işte..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O küçük çocuğu arıyorum sanırım. Kaan Arslanoğlu romanındaki sırp kızı. Beni sürüklüyor ve fark etmemi istiyor gibi. Küçük kızdan yaşam dersleri, edebi bir havada hem de, takibin merakındaki sessiz okuyucu.. Ağaçlar sık sık barikat oluyorlar önümde. Bedenimin tahammül sınırında üstün bir performans.. Yalnızca ağaçların şahitlik ettiği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her filmden sonra baş aktörden devraldığım bir şey bu. Başağrısı evet, pek belli etmedim. Çok kısa süredir beraberiz. Beni meczup görmeyin. Dertleşmenin zirve yaptığı yerde, esas olanın yolculuktaki içe dalış olduğunu sizlerin de gözüne sokmak istiyorum. Bu yüzden bu yazıyı yazdım. Sizde bir kargo şirketi aracalığıyla okuyorsunuz bunu muhtemelen, neyse..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sık aralık ağaçların şifresi. Can yoldaşlığı sağlıyor. Omuz omuza vermiş insanlar gibi. Ağaçlardan başka size anlatacak mevzum yok, çünkü günlerdir bunların arasından yürüyorum. Ağaçlı, bir başına, baş ağrısız ve küçük çocuk varmışcasına. Sahi var mı böyle bir karakter, film ya da roman karakteri. Tek parça beyaz bir elbise giymiş, uzun sarı saçlı ve fısıldayan.. Ne komik ama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Susadım. Ağaçlara sordum. Çok kaynaşmışız, artık cevap bile veriyorlar. Kuyudan çek dediler. Hangi kuyu dedim. Yürümeye devam et karşılığını aldım. Sus ve yürümeye devam et. Küçük kız da yok zaten, labirentteki fare oyunu sanki. Ne yaptığımı, nereye gittiğimi ve ne amaca hizmet ettiğimi bilemden yürüyorum. Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktığınız doğru sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bakıma ağaçlar seyrekleşti. Kuyu bulmaktan da vazgeçtim. Yoruldum artık, ilk zamanların bir başınalığı yerini ağaçlarla arkadaşlığa bıraktı. Bir Brezilya kadar yürüdüm sanırım. Bunun ne demek olduğunu bilmiyorum. Anlamla ilgili tüm dertlerimi ormanın başladığı yerin gerisinde bıraktım. Şimdi değerler yeşil ve çiğ karmalı. üstün insan için alman olmayan bir kertme ile gömleğime übermensch rozetini taktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırp kızı 43 km'lik bir arayışın sonunda tüm dallardan bana el sallıyor ve elbetteki farkındayım; psikaytristin bana ayırdığı 1 saatlik süre bitti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116386502863421277?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116386502863421277/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116386502863421277' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116386502863421277'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116386502863421277'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/seans.html' title='Seans'/><author><name>etyen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116379841800090867</id><published>2006-11-17T13:02:00.000-08:00</published><updated>2006-11-17T13:21:21.823-08:00</updated><title type='text'>yastık</title><content type='html'>"Seçici geçirgen olmak lazım şu hayatta" dedi yüksek sesle. Dolmuştaki hemen herkes dönüp ona baktı. Sesi planladığından biraz daha yüksek çıkmıştı, boğazını temizledi, duruşunu dikleştirdi ve tekrarladı "Seçici geçirgen olmak lazım diyorum." Yanında oturan kız çantasına sıkıca sarılarak iyice cama yapıştı. Ona değmemek için bacak bacak üstüne atmıştı ama dolmuşun dört kişilik arka koltuğundaydılar, dört kişiydiler. Bu sebeple bu çok beyhude bir çabaydı. Yanındaki gence döndü, bir tek o onunla ilgilenmemişti. Kulaklıkları görünce nedenini anladı. Uzandı bir kulağını serbest bıraktı. Kulaklıktan gelen cılız ses dolmuşa hafif adımlarla yayılırken şaşıran gence "Seçici seçici, seçici geçirgen olmak lazım" dedi ve kulaklığı yerine taktı. Şöför homurdanmaya başlamıştı. Dikiz aynasından kendisine ters ters baktığını görebiliyordu. Öndeki yaşlı ve tombul teyzenin oldukça hatta günün bu kadar erken bir saati için fazlaca şık giyinmiş genç kadına "Sarhoş galiba?" diye fısıldadığını duydu. Canı sıkıldı. O onlara yaşadığı tonlarca şeyden damıtıp çıkarttığı hayati bir bilgiyi sunuyordu karşılığında hiç bir şey beklemeden, bir de şunların yaptığına bak! "Size de yaranılmıyor yani" dedi. "Şöför bey Kuyubaşında inecek var. " Dolmuştan indi ve yürümeye başladı. Biraz yağmur yağıyordu ama umursamadı. Şemsiyesi yoktu, kapşonu yoktu, yağmura geçit vermeyen geçizsiz bir takım alet edevattan ibaretti bunlar, oysa o yağmura geçit vermeyi seçmişti. Bu seçici geçirgenlik meselesine kafayı taktığından beri bariyerlerinden geçirmeyi kabul ettiği bir sürü şey vardı aslında ama dışarda kalanlar da bir o kadar vardı hani. Mesela atasözleri: El elden üstündür, derdini söylemeyen derman bulamaz, ayağını yorganına göre uzat ve arabın dilinden anası anlar sevdiği ve geçit verdiği atasözleri; kol kırılır yen içinde kalır, tencere dibin kara seninki benden kara, kuzguna yavrusu şahin görünür sevmediği ve bu yüzden de geçit vermediği atasözleriydi. Hayatını çok daha basitleşmiş ve kendini hafiflemiş hissediyordu. Tren yoluna doğru sağtığı sırada durdu ve "seçici geçirgen olmak lazım hayatta!" diye bağırdı. Elinde alışveriş poşetleri olan yaşlı bir kadın kalakaldı sokağın ortasında. Ellerini ceplerini soktu, yüzünde kendinden memnun bir gülümseme, dudaklarında ıslık yürümeye devam etti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116379841800090867?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116379841800090867/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116379841800090867' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116379841800090867'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116379841800090867'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/yastk.html' title='yastık'/><author><name>rot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08089280514177342760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://4.bp.blogspot.com/_eGCndzSwnkg/TEVC2WXvMmI/AAAAAAAAAEw/7rEYrGt-D6M/S220/bur06.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116375488016298502</id><published>2006-11-17T01:13:00.000-08:00</published><updated>2006-11-17T01:14:40.173-08:00</updated><title type='text'>çıt çıkmıyor</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Hani bir kuyuya taş atarsın. Atarsın ve suyun sesini beklersin ne kadar derin diye. Ben içimi pür dikkat dinliyorum ama, hiçbirşey duymuyorum. Attığım taş öylece düşüyor. Dakikalar, günler geçti hala ses yok. Kuyum ne kadar derin. Ne zaman anlayacağım? Yoksa beklememeli miyim? Zaten en sonunda bilmeyecek miyim? Bu kuyuya ya kendi rızamla atlayacağım ya da beni atacaklar. Kaçışı yok bunun. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;“Üstün!” dedi bir ses. “Ne?” diye irkildim aniden. O taş adeta geriye saran bir film gibi başladığı noktaya döndü. “Üstün diyorum. Üstüne döktün.” artık biraz da sinirli bir sesle. Tanrım inanamıyorum! Sadece bir damla. Beyaz gömleğimin üzerinde ufacık, nokta kadar yağ lekesi. Bu bile karşımdakinin huzura ermesinin önünde geçişsiz bir engel. Evet, evet şimdi daha iyi anladım, doğru yoldayım ben. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Ne olur biraz daha dalsaydım ve bıraksaydın da görseydim var mı kuyumun dibi. Sahi var mı? Olsa atlayacak mıyım, olmasa atlamayacak mıyım içime? Fikrim değişecek mi yani? Bekliyorum. İçimde çıt çıkmıyor.  &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116375488016298502?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116375488016298502/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116375488016298502' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116375488016298502'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116375488016298502'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/t-kmyor.html' title='çıt çıkmıyor'/><author><name>proksima</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03777753788933474521</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116319219306770000</id><published>2006-11-10T12:55:00.000-08:00</published><updated>2006-11-10T12:56:33.076-08:00</updated><title type='text'>3. haftanın kelimeleri</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;üstün, geçişsiz, kuyu&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116319219306770000?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116319219306770000/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116319219306770000' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116319219306770000'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116319219306770000'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/3-haftann-kelimeleri.html' title='3. haftanın kelimeleri'/><author><name>mushu</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116318736078748059</id><published>2006-11-10T11:04:00.000-08:00</published><updated>2007-01-12T16:39:14.313-08:00</updated><title type='text'>iki ruh</title><content type='html'>İki ruh her gece buluşuyormuş. Bedenleri olmaksızın. Geceleri ruhlar vücutlarından ayrılıp gezerler ya, onlar da öyle. İkisi de birbirini çok iyi tanırmış ve hatta özlermiş pek. Ama bedenleri öyle değil. Arada sırada iki ruh da dünyadaki kulaklarına bazı şeyler fısıldarmış, “Ara onu!” ya da bazen kalbine dokunup sıcacık bir his doldururmuş o insanı aklına getirip. Ama nafile. Bedenler bir türlü duymazmış ruhun özlemini. Kalbi, bazen hırsla çarptırıp; sesi de bazen radyoda avaz avaz müzik açarak susturuyorlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar da çareyi her gece buluşmakta bulmuşlar ve hatta bazen rüya zannedildiği bile oluyormuş yaptıkları yaramazlıkların. Bir gece iki ruh ilk karşılaştıkları o yeşil iskelede buluşmaya karar vermişler. Yan yana geldiklerinde deli gibi bir sevinç hissetmişler ama, kalpleri yokmuş atacak. Sonra sarılmak istemişler ama; elleri de, dudakları da hiçbir şeyleri yokmuş. Ve hatta ağlamak istemişler bu duruma ama, gözyaşları bile yokmuş. Çaresizlik içinde öyle durmuşlar saatlerce yan yana. Ve birden iki ruh da sözleşmiş gibi bedenlerine geri dönmüş hışımla. İkisi de kararlıymış mutlu etmeyecekmiş bedenleri, ta ki dünyada tekrar yan yana gelip seslerinin birbirinin ismini söylediğini duyuncaya kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlan sabah boğazında bir düğümle uyanmış anlamlandıramadığı. Ruh hırslı ya iyice sıkmış, aklına getirmiş ayrıldığı kızı, saçlarını, gülüşünü ve sabahları neşeli neşeli uyan artık değişini. Boğulur gibi olmuş artık oğlan ve birden yaratılan baskıyla kalbinden ruhun tanımadığı bir sıcaklık patlayarak olağanca açıklığıyla tüm odaya dağılmış. Aylardır kendinden bile özenle kıyı köşe saklanan ve şimdi kendi yaptığı yüzünden etrafa saçılan "belki bir gün tekrar sarılma" ümidini gördüğü an, ruh şaşkınlıktan affalamış. Panik içinde odaya dağılan umudu toplayarak kalbe tekrar sıkıştırmaya çalışmış, olmamış. O kadar büyükmüş ki saçılanlar. Sonra çaresizlik içinde varı yoğu tüm gücünü kullanarak kendi umut vermeye başlamış oğlana. Oysa doldurdukça kalbi, sanki bir delik var gibi tekrar boşalıyormuş. Ruh işlerin dakikalar geçtikçe kötüye gitmeye başladığını görerek öylece uğraşmış, beden az önce kendisinin verdiği yoğun özlemin yarattığı ümitsizliğin içinde artık giderek soğurken. "Ara!Dokunamayacağız yoksa tenimizle birbirimize bir daha, sonsuzluk yaklaşıyor!!!" diye bağırmış kızın ruhuna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu söylediği an birden ışık çakmış oğlanın kalbinde. Ruh sevinmiş “Tanrım! Ümit bu! Değil mi? Birden ışıl ışıl oldu seviçten." Bedeninin içindeki aydınlık giderek büyürken, çocuk hevesle dışarı fırlamış ve koşmaya başlamış sokaklarda; kızın evinine doğru. Ruh mutluluktan deliye dönmüş,ama bu ümit tanıdığı ümit değil. Oğlanın ayakları o beklediği yolun önünde durmamayıp koşmaya devam ettiğinde.... o çok iyi bildiği yamaca doğru... o ümidin tuhaf tadını tüm gerçekliğiyle almış ruh da. Koşarken ruhunu sevinçle bedensizliğe teslim edenle birlikte o da usul usul ve hüzünle sonsuzluğa teslim etmiş tenini...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116318736078748059?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116318736078748059/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116318736078748059' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116318736078748059'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116318736078748059'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/iki-ruh.html' title='iki ruh'/><author><name>proksima</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03777753788933474521</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116317956233960332</id><published>2006-11-10T08:48:00.000-08:00</published><updated>2006-11-10T09:26:02.483-08:00</updated><title type='text'>tuz</title><content type='html'>her tarafa sessizlik hakimdi. gecenin karanlığı yorgan gibi bütün seslerin üzerini örtmüş ve onu kendi bedeninin sesleriyle başbaşa bırakmıştı. hırıltı bir nefes alıp verme sesi, kalp atışları ve kulaklarında uğuldayan kanı. ağır adımlarla yürüyordu. sürüklenen ayaklarına söz geçirmekte zorlanıyor, ara sıra görünmez engellere takılıp tökezliyordu. arada bir duruyor ve etrafı dinliyordu, ama beklediği ses bir türlü gelmiyordu. yürümeye devam etti. "Artık bu işler için çok yaşlandım" diye geçirdi aklından. Dile kolay 76 yaşındaydı. Gerçi onu görenler yaşını göstermediğini ve çok dinç göründüğü söylerlerdi ama o pek de öyle hissetmiyordu. Her geçen gün yataktan biraz daha zor kalkıyordu. Yağmurlu havalarda eklemleri ağrıyor, kış boyu yakasına yapışan öksürük onu canından bezdiriyordu. Yazları biraz daha rahattı ama bu defa sıcak... Nefesini daraltan, tansiyonunu çıkartan, çarpıntısını artıran sıcak... Yine de kışa göre daha iyiydi, hele şehirden kaçıp yazlık evinin huzurlu dünyasına gelebildiyse keyfine diyecek yoktu. "Geçen sene bu iş daha kolay olmuştu" diye düşündü. sanki yol daha kısaydı, sanki daha az yorulmuştu. Sonra beklediği sesi duydu: Kıyıya çarpan dalgalar. Kalp atışları ve adımları aynı anda hızlandı. "50 sene, 50 senedir her yıl bugün bu saatlerde bu yolu yürüyorum. Ama bu sene içimde o heyecan yok, bu sene yanımda ayak sesleri yok, korma diyen sesin yok. Bu sene yapayalnızım." Hedefine ulaşmak için emin adımlarla yürürken bu yolu yürüdükleri ilk seneyi düşündü. Kocama gözlerini dikerek ona yeşil yeşil bakmış "Bu bizim küçük sırrımız olsun" demişti. O zaman bu yol böyle değildi tabii, bu kadar çok ev yoktu etrafta, artık neredeyse yolun yarısına kadar evlerin arasından geçilerek geliniyordu. Daha ıssız, daha korkutucuydu. Gerçi şimdi geçmiş senelere göre daha çok korkuyordu. Çünkü bu yolu ilk defa, yanında o olmadan yürüyordu. 50 yıl boyunca birlikte gittikleri her yolu elele yürüdüğü adam yanında yoktu ve o buna bir türlü alışamıyordu. Sonunda bir açıklığa geldi. İşte deniz karşısında sereperpe, narin nazlı kendi halinde salınıyordu. Buraya ilk kez geldikleri geceyi düşündü, hayran hayran manzaraya dalışını, kendilerini yamaçtan aşağı koşar adım bırakmalarını ve denizle buluşmalarını, suyun içindeki o tuzlu öpücükleri... İçini çekti derin derin, gözyaşlarına ilişmedi, bıraktılar aksın. Sonra yamaçtan aşağı bıraktı kendi, daha titrek ve daha yavaş adımlarla. Denizle buluştuğu zaman artık bağıra bağıra ağlıyordu. Tuzlu öpücüklerin yerine tuzlu gözyaşlarıyla buluştu dudakları.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116317956233960332?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116317956233960332/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116317956233960332' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116317956233960332'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116317956233960332'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/tuz.html' title='tuz'/><author><name>rot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08089280514177342760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://4.bp.blogspot.com/_eGCndzSwnkg/TEVC2WXvMmI/AAAAAAAAAEw/7rEYrGt-D6M/S220/bur06.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116315985045912921</id><published>2006-11-10T03:17:00.000-08:00</published><updated>2006-11-10T04:03:15.386-08:00</updated><title type='text'>yaratan</title><content type='html'>Üstünde yürüdüğümü düşünüyorum. Geniş tabanlı terliklerle mankenlik alıştırmaları yaparken, birden Beylerbeyinden bir süvari atının terkisine attığı yamaç paraşütüyle önümden hızla dıgıdıklıyor. Su üzerinde çıkartıyor bu sesleri, benimkiler daha çok cılcılcıl şeklinde çıkıyor. Hayır, atım yok. Kendi ayak seslerim bunlar. Her adım atışımda çişim geliyor, çişini denizde rahatça bırakabiliyor insan, sıvı sıvının halinden anlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğazın azgın suları çekiliyor ve Orhan Pamuk'un yeşil tükenmez kalemi altındaki çalışma masasının ilahi kuvvetiyle adeta bir ikona gibi ortaya çıkıyor. Beylerbeyinden atıyla gelen adam birden hızlanıyor. yeşil kalemi almak istiyor. Bu kalemi kaptırmak niyetinde değilim. Ben de adımlarımı hızlandırıyorum. Dıgıdık dıgıdık dıgıdık, cılcıl cıl cılcılcıl, dıgıdık cılcıl cıl dıgıdık, cıl cıl ve dıgıdık.. Hüsran.. Kalem Beylerbeyli süvarinin. Atının terkisinde şimdi bir adette yeşil tükenmez kalem var. Bana mağrur bir gülümseme çıkartıyor şapkasından ve pantolonundan da bir adet hırs baloncuğu büyüyerek yanıma geliyor. Kaybetmekten hoşlanmıyorum, durumu sindirmeliyim. Sinirlenmeliyim belki de son posasına kadar, daha sonra sindirebilirim belki.. Olaylara geçelim..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beylerbeyli süvarinin yeşil kalem için neden bu kadar çaba sarfettiğini yeni yeni anlıyorum. Ortaköy açıklarında bir yerde duruyor ve beyaz renkli yamaç paraşütünün üstüne bir şeyler yazıyor. İşlevsel bir hırs, hmm.. Bu hoşuma gitti şimdi, yenilgiyi kabullenmeme yardımcı olur en azından.. Beni teselli edecek bir söz duymak istiyorum aniden, bir dostun sesi.. Olur öyle diyecek, yatıştıracak. Boğazın ortasındayım, balıklar benimle konuşmuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süvari şimdi Rumelihisarına doğru sürüyor atını, yüksekçe bir yere. Atının muazzam bacak kasları süvariyi tepeye doğru fırlatıyor, yükseğe ve daha yukarı. Süvari hazırlıklarını yapıyor tepede, yamaç paraşütünü takıyor. Hiçbir tereddüt göstermeden koşuyor ve havalanıyor. Havada süzülüşü güzel, tecrübeli bu konuda belli. Bir ara rüzgar ters esiyor ve süvari yüzü bana dönük yere paralel bir hale geliyor. İşte o anda paraşütün tepesinde yeşil tükenmez kalemle yazdığı şeyi okuyabiliyorum: "ÜÇ KELİME BİR İŞLEM; "YEŞİL,,DUYMAK,YAMAÇ"  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlam veremiyorum buna, kimse veremez diye düşünüyorum. Benden başka birileri anlamıştır belki. Beni yaratan, orda mısın? Burada seksenlerin dans müzikleri çalmaya başladı, su üstünde benimle oynar mısın?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116315985045912921?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116315985045912921/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116315985045912921' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116315985045912921'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116315985045912921'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/yaratan.html' title='yaratan'/><author><name>etyen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116265441388218472</id><published>2006-11-04T07:31:00.000-08:00</published><updated>2006-11-09T02:38:42.863-08:00</updated><title type='text'>2. haftanın kelimeleri</title><content type='html'>yeşil, duymak, yamaç&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116265441388218472?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116265441388218472/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116265441388218472' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116265441388218472'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116265441388218472'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/2-haftann-kelimeleri.html' title='2. haftanın kelimeleri'/><author><name>rot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08089280514177342760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://4.bp.blogspot.com/_eGCndzSwnkg/TEVC2WXvMmI/AAAAAAAAAEw/7rEYrGt-D6M/S220/bur06.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116264034437344881</id><published>2006-11-04T03:21:00.000-08:00</published><updated>2006-11-04T03:39:04.383-08:00</updated><title type='text'>cüce</title><content type='html'>"Bence içlerinde en tuhafı Fransızca cücesi" dedi. "Hiç Almanca cücesine benzemiyor. Oysa  yani dışardan bakınca ne kadar da benzemeleri lazım birbirlerine. Artikel desen ikisinde de var. Ha praeteritum ha imparfait yani o derece. Ama gel gör biri şen şakrak kaba saba içsin eğlensin onun derdinde, diğer kibarlıktan kırılan burnu havada içkiyi böyle yudum yudum tüketen her şeyi özene bözene yapan bir herif." Oda da şöyle bir dolandı, perdelerle oynadı. Masanın üzerindeki fotoğraf çerçevelerinin yerlerini düzeltti. "Peki, sen hangisini seviyorsun, senin onlarla ilişkilerin nasıl?" "İkisini de sevmiyorum, zerre kadar hazzetmiyorum ikisinden de! Biri geceleri tam uykuya dalacakken bir yerlerden fırlayıp tepemde zıplıyor, tepiniyor. O Almanca cücesi olacak şerefsiz! Tam ben girecekken tuvalete girer saatlerce çıkmaz, patlarım ben dışarda. Yemeklerimin üstüne kusar içip içip, öbürü desen tam bir baş ağrısı. sürekli tepemde. Onu giyme bunu içme, o çatalla o et yenmez, kadınlarla böyle konuşulmaz, burnunda sümük var, adabını takın... Vır vır vır vır beynimi yiyor o da.Ooff! Hayır bir de arada bana uyuzluk olsun diye yerlerini değiştiriyorlar. Bir bakıyorum Almanca cücesi bana ahkam kesmeye başlamış, Fransızca cücesi o kemikli ayaklarıyla üstümde tepiniyor. Bu kadar zıt iki karakter sırf bana işkence etmek için iş birliği yapıyor doktor." geldi, yerine oturdu. Sinirli sinirli bacağını sallamaya başladı. "Bir İngilizce cücesi varmış. Tam ikisinin ortası biraz kaypak bir herifmiş diye duydum. Acaba diyorum gidip bir onunla konuşsam, belki beni biraz rahatlacak bir çözüm de bulur. Sizinle seanslarımdan memnunum yanlış anlamayın doktor. Ama ne zaman cüceleri evde yalnız bıraksam evin altını üstüne getiriyorlar. Daha kesin bir çözüm bulmam lazım. Kusura bakmayın."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116264034437344881?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116264034437344881/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116264034437344881' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116264034437344881'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116264034437344881'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/cce.html' title='cüce'/><author><name>rot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08089280514177342760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://4.bp.blogspot.com/_eGCndzSwnkg/TEVC2WXvMmI/AAAAAAAAAEw/7rEYrGt-D6M/S220/bur06.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116256505782367182</id><published>2006-11-03T06:23:00.000-08:00</published><updated>2006-11-03T06:47:37.190-08:00</updated><title type='text'>katherine chancellor</title><content type='html'>Posteri duvara yapıştırdığında, çabucak nefret etti posterdeki şarkıcıdan. Bu kadar çabuk alışıp, hemencecik bıktığına kendi de şaşırdı. Hemen mekanı terkederse yoğunlaşmış nefret duygularını kovuşturabileceğini düşündü. Mutfağa gitti, kendine bir kahve yaptı. Radyoyu açtı. Adını bilmediği ancak sözlerinden fransızca olduğunu  anlayabildiği bir şarkı çalıyordu. Şarkıyı sevmiş olacak ki, bu kez şarkının sahibinin posterini yapıştırdığını ve akabinde ani bir nefretle bu şarkıcıdan da soğuyacağını düşündü. düşünceleri iç içe geçti birden, yoğun halkalar halinde odanın köşelerine doğru salınımlandılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Poster oradaydı işte, adam elinde mikrofon ve altında bir tayt, başında bir eşarp ve arka plandaki pembe kurbağa kostümlü ekip arkadaşlarıyla sözümona havaya girmişti. En bilindik şarkısını söylüyordu. Çok hızlı bir düşünce silsilesi daha gelip geçti hemen aklından. Gündelik meselelerle uğraşan insanlardan değildi, böyle acaip ucubik, tanımlanamaz konuları düşünüp, bunlar hakkında yorum yapan kaç kişi vardı ki? Acaba herkes deliydi de çaktırmıyor muydu? Peki bu delilik miydi? Herkes deli olamazdı ki.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahvesini müzik setinin üstüne koydu. Müzik ve delilik temalı bu girift seansa yeni bir açılım getirmek için, bu kez teybe ingilizce yemek tarifi yapan bir adamın cd'sini yerleştirdi. Yönelimlerini ve sonuca gidecek son hareketleri yoluna koyma problemi olduğundan, kahveyi lavaboya döktü ve tüm müzik cd'lerini arka odaya götürdü. Kahvenin son yudumu aydınlatıcydı, gayet öznel ve laubali bir düşünceydi bu; pekala başkası kahvenin son yudumundan nasıl bir aydınlanma bekleyebilirdi ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşüncelerinin anlamsızlığına aldırmaksızın, bir takım eylemleri yapmaktan çekinmezdi hiç. Bu da böyle bir andı işte; kahveyi dök, cd'leri arka odaya götür. Düşünceler ne kadar normalize edilirse edilsin, bu düşünceleri eyleme dökünce üçüncü kişilerin davranışlarını anormal bulması kaçınılmazdı. Açıklaması güç problemler, zıt eğilimli davranış manzumeleri, bireysel banalize düşünce birlikleri..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçmalamakla ilgili hoş düşünceleri olduğunu kendi kendine tekrarladı. Bir dizi oyuncusu gibi yaptı bunu, sesli sesli, mimikli mimikli. Mimikli mimikli dedi sesli sesli, güldü ve havayı yakalarcasına bir el hareketi yaptı. Üçüncü kişilere asla görünmeyen bir hayali sineği avucunda tuttu, ona gülümsedi ve son yolculuğuna uğurlamak için leşini duvardaki posterin arasına koyup pencereden dışarı fırlattı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116256505782367182?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116256505782367182/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116256505782367182' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116256505782367182'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116256505782367182'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/11/katherine-chancellor.html' title='katherine chancellor'/><author><name>etyen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-36584600.post-116177317193873746</id><published>2006-10-25T03:43:00.000-07:00</published><updated>2006-11-09T02:38:28.983-08:00</updated><title type='text'>1. haftanın kelimeleri</title><content type='html'>"zıt", "Fransızca", "seans"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/36584600-116177317193873746?l=denemebirkiuc.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/feeds/116177317193873746/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=36584600&amp;postID=116177317193873746' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116177317193873746'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/36584600/posts/default/116177317193873746'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denemebirkiuc.blogspot.com/2006/10/1-haftann-kelimeleri.html' title='1. haftanın kelimeleri'/><author><name>etyen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
